Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinde düzenlenen İslam Düşüncesi ve Çağdaş Sorunlar seminerlerinin ilkinde Prof. Dr. Ömer Türker “Akıl – Vahiy İlişkisi” konusunu ele aldı.

Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinin yeni sezonunda takvimine aldığı programlarından biri olan ve Prof. Dr. Ömer Türker’in rehberliğinde sürdürülecek “İslâm Düşüncesi ve Çağdaş Sorunlar” seminerlerinin ilki 15 Ekim Salı günü gerçekleşti. “Akıl – Vahiy İlişkisi” konulu seminerde Prof. Dr. Ömer Türker, İslâm tarihinin ilk evrelerinden günümüze Müslümanların güncel sorunlar etrafında vahiy merkezli düşünce serüvenlerinde ne gibi aşamalardan geçtiğini; buna mukâbil günümüz modern sorunları karşısında Müslüman aklının hangi mekanizmalardan yoksun kalarak, ne tarz sorunlar yaşadığına dair bilgi ve fikirlerini dinleyicileriyle paylaştı.

Konuşmasının başında öncelikle İslâm’ın tanımı ile yola çıkan Türker, “İslâm öncelikle bir dinin ismi; sonrasında bu dinin etrafında gelişen bir medenî hayatın ismidir. İslâm bir ekol, bir ideoloji değil. Felsefesi var, felsefesi içinde ekolleri var, farklı tasavvuf neşveleri var, hukuku var. İslâm, çok ayrıntılı bir medenî hayat...” ifadelerini kullandı.

Günümüz modern sorunları karşısında yaşadığımız duraksamanın nedenlerine ve İslâm’ın erken dönemlerinde karşılaşılan meseleler karşısında Müslümanların geliştirdikleri yöntemlere değinen Prof. Dr. Ömer Türker şu tespitlerde bulundu:



“Düşünce Meselelerinde Yaya Kaldık”

“Biz çağdaş dönemde bir hata yapmaya başladık. Biraz da çağdaş sorunlarla karşılaşmanın verdiği bir tür yılgınlık ve dikkatsizlikle bu sorunlarla yüzleşmeye başladık. Böylelikle ortaya bir sorun çıktı. O sorun da şu: İslâm geleneğinde ya hâkim olan bir görüşü ya da halk arasında hâkim olan bir görüşü dikkate alarak mesâili konuşmaya başladık. Fıkıhtaki performansımızı düşüncede dahi gösteremedik. Yani düşüncede bu performansı hayli hayli gösterebilmemiz beklenirken, mesela fıkhî bir meselede pek çok görüşü dikkate alabilir durumdayken, düşünce meselelerinde yaya kaldık.”

“Meselâ çağdaş dönemde ‘evren tarihi’ diye bir şey çıktı. Klasik dünyada evrenin, âlemin tarihi bu şekilde incelenmiyordu. Yeni düzende olduğu şekilde incelenmiyordu. Evrenin tarihi fikri, meselâ evrim teorisi gibi bir takım fikirler ortaya çıkardı. Yani modern dünyada bilimlerin temelini oluşturan bir takım teoriler ortaya çıkardı. Şimdi evrim teorisini dikkate almadan, batıda bir takım bilimler işlenemez hâle geldi. Biz böylesi bir teoriyle nasıl yüzleşeceğiz? Başka örnekler de verebiliriz. Mesela modern dünyada bir takım teorik fizik anlayışları ortaya çıktı. Fizik, kendi sınırlarının ötesine geçip, metafizik iddialarda bulunmaya başladı. Biz modern dönemde teorik fizikle yüzleşirken, aklımıza söz gelimi kelam geleneğinin teorik fiziği geliyor. Kelam geleneğinin teorik fiziği deyince de, aklımıza klasik dünyada hâkim olan ‘atomculuk’ teorisi geliyor. Onun etrafında örülmüş düşünce sistemi geliyor. Hâlbuki bizim klasik dönemimizde, evet atomculuk güçlü bir teorik fizik idi, fakat bunun yanında ‘madde-sûretlilik’ diye bir teori vardı ve bütün dönemlerde, İslâm’da felsefe geleneği onu savundu. Üstelik kelam geleneği başlangıçta dört tane değişik teorik fiziği denedi. Fakat biz modern dönemde tek bir tanesiyle düşünüyor ve konuşuyoruz. Bu durum bizim önümüzü tıkamaya başladı. Yani modern dünyada karşılaştığımız problemlere nasıl muamele ettiğimiz hususunu düşünürken alternatiflerimizi daralttı; din ve görüşler arasındaki irtibatı son derecede güçlendirdi. Bizler de buradan yola çıkarak, klasik dünyada savunulan görüşlerin kendi içinde nasıl bir skalaya, nasıl bir meratibe sahip olduğunu, hangi tür ana görüşler ortaya koyulduğunu anlatmaya çalışıyoruz.”



Akıl – Vahiy İlişkisi Problemi

“Bütün dönemlerde Müslümanların baş başa kaldığı ve çözmek zorunda hissettikleri temel problemlerden bir tanesi, ‘akıl-vahiy ilişkisi’ olagelmiştir. Başlangıçta da böyleydi, içinde bulunduğumuz zamanda da hâlâ bu sorunla iç içeyiz. Hz. Peygamber döneminde nas ile hayat arasında bir kopukluk yoktu. Yani Hz. Peygamber hem siyasi, hem de tini hem de toplumsal bir otorite olarak herhangi bir problemin çözümünde zaten mevcut bulunuyor idi. Fakat takip eden devrede Müslümanlar bugün üzerinde muhtemelen 20-30 devletin kurulduğu bir coğrafyayı ele geçirdiler. Şimdi bu coğrafyanın bir özelliği var. Bu coğrafya, bereketli hilâl coğrafyası. Yani dünyada, insanlık tarihindeki bütün büyük dönüşümler, bizim Mezopotamya dediğimiz bölge ve etrafında gerçekleşti. O dönem için ma’mur dünyanın önemli bir kısmı zaten bu coğrafyadan ibaretti. Yani Müslümanların gittikleri yerlerde güçlü kültürel birikimler mevcuttu. Bu bölgeler bir yandan bir takım problemler ortaya çıkardılar. Bir taraftan da içeride Cemel ve Sıffin vakaları etrafında yaşanan çatışmalar, kavramların içeriklerinin boşalmasına varan bir takım ciddi problemler doğurdu. Bu sorunlar dinin insana dair en temel tanımlayıcı terimlerini belirsizleştirdi. ‘Mümin kimdir?’ sorusu yeniden sorulmaya başlandı.”



İlk Arayışlar: Fıkıh ve Kelam

“Fütuhatın neticesinde elde edilmiş olan ganimetler ve sermaye birikimi, bir takım yeni zenginler ortaya çıkardı. Bunlar sahabelerin çocukları ve torunları. Aynı zamanda bu sermaye birikiminin bir tür ahlâki krize yol açtığı anlatılır. Hatta tasavvufun ilk nüvesi, zühd hareketleridir ki zühd hareketleri esas itibariyle bu ahlâki bozulmaya karşı çıkmıştır. İslâm yayılırken aynı zamanda sermayenin yönünü değiştirmeye başlıyor, iktidarlar el değiştiriyor, yeni bir yapılanma ortaya çıkıyor ve yeni bir kültür doğuyor. İslâm’ın erken dönemleri (ilk iki yüz yıl) değişim hızı ve süreci bakımından sonraki bin yıla bedeldir. Müslümanlar gerek hukuki ve sosyal hayattaki değişimler nedeniyle, gerekse dini inancın nasıl sürdürülebilir olduğuna dair ortaya koydukları sorular nedeniyle dinî ilimleri vâz ettiler. Başlangıçta bu ilimlerin iki tanesi çok önemli: Fıkıh ve kelam. Bu iki ilim de modern disiplinler kurma noktasında kendilerini merkeze almaktaydılar. Kelam ilmi, insan irâdesinden bağımsız, varlık alanına ilişkin bir araştırmadır. Fıkıh ilmi ise buna mukâbil, insan irâdesiyle meydana gelen varlık alanını inceleme konusu hâline getirdi. Fıkhın kuruluş süreci aynı zamanda tümdengelimsel bir şekilde insanî varlık alanının tamamının hükümlerini belirleme amacı taşıyor.”



İnsanın Özgürlüğü Sorunundan Fizik Teorilere

“İslâm’da ortaya çıkan ilk teorik tartışma, ‘İnsan özgür müdür?’ tartışmasıdır. İnsanın özgürlüğünü tartışmaya başlayınca, dediler ki, ‘Özgürlük, bir şeyden özgürlüktür mutlaka!’ Meselelerin doğal akışından, dilden, geleneklerden ya da bir otoriteden bağımsız olup olmamak ele alınabilir. Müslümanlar bunları tartıştılar ama tartışmanın asıl nirengi noktası bu değildi. Allah’ın iradesinden bağımsız bir insan iradesinden söz edebilir miyiz? Yani ilâhi iradeden özgür olup olmadığımızı tartıştılar. Bu tartışma kısa sürede şuna evrildi: ‘Evet, ilâhi iradeden özgür olup olmadığımızı tartışıyoruz ama Allah hakkında bu tartışmayı yapabilmemiz için Allah’ın sıfatlarını bilmemiz gerekir.’ Sonra süreç özgürlük tartışmasından ilâhi sıfatlar tartışmasına döndü. İlâhi sıfatları tartışmaya başlayınca dediler ki (bu süreç henüz ilk hicri yüzyılın sonlarına denk gelir) ‘Biz ilâhi sıfatları tartışıyoruz ama Allah hakkındaki bilgimizin kaynağı nedir ki? Bu defa tartışma buradan çıkarak, bilgi tartışmasına döndü. Buna kolay bir cevap verdiler. İki tane kaynağı var bilgimizin. Ya vahiy olacak ya da fiziksel dış dünya olacak. Vahiy elimizde ama vahyin ne olduğunu anlamak için, bir sözün ne olduğunu anlamak gerekiyor. Dilin yapısını bilmemiz gerekiyor. Bütün bunları bilsek bile, bahsettiği şeyin ne olduğu hakkında fikrimiz yoksa, yine anlayamıyoruz. Vahyi de anlamanın bir bilgi yolu olması gerekiyor. Dediler ki burada iki tane yol var. Birincisi (aslında bu bir yol değil) bütün bilgilerimizin temelini oluşturan ilk bilgiler; bir diğeri de dış dünyaya dair tecrübelerimiz. Bu fark edildiğinde ise tartışma şuraya evrildi: ‘Öyleyse bizim Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında konuşabilmemiz için veya bunları anlayabilmemiz için, fizik dünyanın çözümlemesini yapmamız gerekir.’ Fiilini anlayacağız ki, fâilini anlayabilelim. Yoksa anlayamayız. Hicrî ikinci yüzyılda bu saiklerle gelinen süreç, fizik dünyanın araştırılması olmuştur. Bütün fizik teoriler bu sürecin sonunda ve dönemde ortaya çıkmıştır.”



Tercüme Faaliyetleri ve Sonrası

“Hicrî 200 – 220 arasında İslâm dünyasında gerçekleşen tercüme faaliyetleri neticesinde, İslâm’da ikinci bir bilimler öbeği kuruldu. Eski dünyadan kalan ne var ise, bunların hepsi Müslüman dünyaya intikâl ettirildi. Bunlar intikâl edince, yeni bir bilim adamları grubu ortaya çıktı: Filozoflar. Bunlar da dinî nasları incelemeye, kadim bilimleri tevârüs edip, bunlardan hareketle İslâm medeniyetinin problemlerini ele almaya başladılar. Bunları çoğaltabilir, detaylandırabiliriz. Bu modern dönemde dönemde ortaya çıkan, yine klasik dönemde ele alınan disiplinlerin problemlerinin hepsini düşündüğümüzde, bütün bunlar temelde akıl-vahiy ilişkisi etrafında toparlanır. Yani, İslâm esas itibarıyla bir vahiy getirdi; insanlar bu vahiyden hareketle, anlama, yorumlama ve hayatı inşâ çabası içine girdiler. Bunun nasıl anlaşılacağı ve nasıl yorumlanacağı İslâm dünyasında bütün dönemlerin en temel problemidir ve hâlâ da böyle devam etmektedir. Dolayısıyla akıl – vahiy ilişkisini doğru anlamadığımız müddetçe, modern dönemdeki problemleri de doğru anlayamayacağız.”


İslam Düşüncesi ve Çağdaş Sorunlar

ŞUBAT